Gelincik Tepeleri

Gelincik Tepeleri

Gelincik Tepeleri                                                                              Haziran 3, 2005

Ne kadar yıl oldu bilmem? Eski bir konağın yanı başına ekildiğimde, ovanın rengi bozkıra çalardı.

Orada denizle dağ arasında, ustaların ellerinde şekillenirdi kil. Onalar kili, tencere, tava, çanak olarak kullanırdı. Onlar ki çanağı, aşı, ekmeği topraktan, pancar ve şekeri kamıştan, tuzu deniz suyundan elde ederdi. Akşamüstüleri gökyüzü lacivertte dönüşürken, Zeytin ağacının gümüşi efsunlu yaprakları pırıltılar saçarak o eski sahiplerini beklerdi.

O gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, dağlara yaslanmış Çınarlı Gelincik Tepelerinin eteklerinde, Denizle AYBALA SULTAN köyünü seyrederiz.

Köklerimi toprakla buluşturan kadını unutmam mümkün değil. Yüreği sevgilere aralı kadın, Avşar Oba Beyi Toraman Ağa’nın güzeller güzeli hanımı, Aybala Sultan Sultan’ın

Aybala Sultan Sultan, bir elinde taze bir Zeytin fidesi, öteki elinde (çınar fidesi) ben vardım. İkimizi getirip konağın yan tarafındaki bahçenin kenarına yan yana ekiverdi. Ardımızda Gelincik tepeleri, hemen yanımızda Altın deresi vardı.

Toraman, bir Ağa oğlu ve Oba Beyi… O çok sevdiği Aybala Sultan’sından bir çocuğu olmuyor diye üzülürdü. Bunun üzerine hazinesininin büyük bölümünü alıp geldi. Güneş, Gelincik Tepelerini aşmak üzereydi. Nedenini anlayamadığım bir aceleyle hazineyi tutup köklerim arasına kazdırdığı küçük bir dehlize gizleyiverdi.

Aybala Sultan Sultan’ın bir türlü çocuğu olmuyordu. Yörük ağası kocası Toraman Ağa onun güzelliğine kıyamamış, başlangıçta üzerine evlenmemişti. Bir yandan da o, her şeyden çok “bir oğlum olsun” diyordu.

Aybala Sultan Sultan, bebeği olsun diye dualar ederek toprağa ağaçlar dikerdi. Zeytin, Asma, ceviz, badem, incir üzüm ve defne ağaçları…

Toraman Ağa evlendiğinde, Aybala Sultan Sulta’nn hamile olduğundan habersizdi. Aynalı beşik, kumasının doğuracağı oğlan için yaldızlı altınlarla süslenmişti.

O yıllarda evlerin iç duvarlarına karşı kapı ve pencereler açılırdı. Efsunlu eski evlerin duvar diplerinde dev çınarlar, incir, üzüm ceviz ağaçları olurdu. Evlerin iç kısmında gömme dolaplar, ceviz oymalı çeyiz sandıklar, başköşede olurdu.

Aybala Sultan Sultan’ın oğlan doğuramamış, Gelincik adından bir kızı olmuştu. Bu nedenle aynalı beşik kuma Füruzan’ın doğuracağı oğlana kalmıştı. Ne var ki Füruzan, engelli bir oğlan doğurunca, Toraman Ağa beşiği götürüp Altın deresinin sularına bırakır. O günden sonra ne onun odasına gitti, ne de gelip gölgeme oturmadı bir daha.

Aybala Sultan Sultan’ın kızı, bizim gibi küçücük bir fidandı. Saçları altın sarısı başını süzülürken, rüzgarda nazlıca uçuşurdu.

Her ÇINAR gibi ben de serpe büyürken rüzgara karşı, arkadaşım Zeytin ağacı ile birlikte Aybala Sultan Sultan’la güzeller güzeli kızı Gelinciği seyrederdik.

Aybala Sultan Sultan, bir gün gelip Gelincik’in salıncağını dallarıma asıverdi. O gün sevinçten köklerim toprağa güçlükle tutunmuş, yapraklarım rüzgarda alkış tufanı koparmıştı. Gelincik sallandıkça, rüzgarın elleri Gelincik’in saçları arasında dolaşıyor, onu sevgiyle sarıp sarmalıyordu.

O zamanlar yayla ve ovalara yağmurlar, kar bolca yağardı. Baharlarda kuzular meleşir, otlar boyumuzla yarışırdı. Çocuklar ise ördek ve keklikleri kovalar, ibibiklerle yarışırcasına ceviz, Zeytin ağaçlarının arasında köşe kapmaca oynar, neşeli çığlıklar atarak analarının eteklerinden çekiştirirdi.

Gelincik Tepelerinde mevsim ayrı bir güzellikte yaşanırdı. Yazları dağlardan, ılık meltem yeli eserken, köylüler toprağı belleyip yoğurmaktan bitkin düşerdi. Denizle dağ arasında gide gele sevgiye yol olur, el emeği ile alın terinin verdiği haklı kazancın erinciyle karşılığını fazlasıyla alırdı.

O günlerde Gelinciğin köyünde, akşam sohbetlerinin çoğu aynalı beşik üstüne olmaya başlamıştı. Kimi de Gelincik’in üvey anasını Füruzan’ı konuşurdu. Toraman Ağanın ona haksızlık yaptığını, kimi onu yuva yıkan biri olduğunu söylerdi. Kimi de onun sakat oğlu iyileşsin diye dualar ederdi.

Köyde herkes Aybala Sultan Sultanı çok severdi. Onun sağlıklı bir oğlu olsun diye yılda bir defa, Su Türbesi duvarlarına adaklar adanırdı. Sonraları adanan adaklardan mı, erkek çocuğu olsun diye gece gündüz gözyaşı döken Aybala Sultan Sultan’nın dualarından mı, Su Türbesi hatırına mı bilinmez, Aybala Sultan Sultan’ın duası kabul olmuş, Gelincik’e bir erkek kardeş doğurmuştu.

Oba Beyi Toraman Ağa Aybala Sultan’dan bir oğlu olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. Konakta kurbanlar kesilmiş, yedi gün yedi gece aş pişirilerek bütün köy halkını doyurmuştu.

O zamanlar obaya en yakın okul, yarım günlük yol uzağındaki bir kasabadaydı. Çocuklar eşek-at sırtında yarım gün yol alarak okula gidip ve gelirdi.

Gelinciğin erkek kardeşi okul çağına geldiğinde Toraman Ağa, köye bir okul yaptırmak için kolları sıvamıştı. Sonra hiç vakit kaybetmeden  bir usta bulabilmek için yollara düştü. Ağa at sırtında uzun süren bir yolculuktan sonra, şehirde ünlü bir inşaat ustası olan Kadim ustayı bulup köye getirdi.

Kadim ustanın köye gelmesiyle bir hareketlilik başlamıştı. Toraman Ağa, ustanın gelişiyle ona köyü ve civarını gezdirdi.

Kadim Usta, okul için kolay kolay bir yer beğenmiyordu. Köyü karış karış dolaşarak gelip hemen yanı başımda durdu. Bir yanımda konak, bir tarafımda Gelincik Tepelerinden akan Altın deresi vardı. Usta nihayetinde kararını vermişti. Gidip konağa yakın, Gelincik tepelerinin yamacında, harmanın hemen yakınında akan Altın dersinin kenarını seçti.

“Okul için burası uygundur! Bizler, ancak bu yeşillikler arasında huzur buluruz. Bir de çocuk sesleri ile kuş cıvıltıları arasında dar kapılardan geçip geniş pencerelerden evrene bakar, gökyüzünü bambaşka güzellikte görürüz.”

Kadim usta, sık sık tepeye çıkıp köyü izlerdi. Oradan da köyün öbür ucundaki yan yana duran Cami ile kiliseyi uzaktan seyredip kekik, adaçayı öbeklerinin kokularını içine çekerek bozkırda dolaştı. Köye dönerken, madımak, kantaron otundan bir demet toplardı. Yanıbaşımda biten Katırtırnaklarını, ebegümecini, ölmez otlarının sarısını, karabaşların mor parıltısını uzun uzun bakar yoncalar arasında arıların vızıltısını dinlerdi.

Kadim Usta, okul inşası sırasında ara sıra gelip gölgemde dinlenirdi. İçinden geçenleri sesli düşünür, benle candan bir dost gibi konuşurdu. Böylece onunla bir yaz boyu süren dostluğumuz bir hayli ilerlemişti. O sesli düşünürdü; sessizliğin sesi ortasında onunla, Aybala Sultan Sultan ile kızı Gelincik’in neşeli kahkahalarını dinlerdik.

Köy halkı her yaz başında, yayla çiçeği açımından önce yaylalara göçerdi. Oymak boy beyleri, göç gününü önceden tespit eder, hemen ardından duyuru yapılırdı.

Köylüler, önceden bildirilen yaylağa gitmek üzere günler öncesinden muammalı bir hazırlığa başlardı. O gün gelip çattığında eşyalar el birliğiyle at arabalarına yüklenir, üzerine kilimler atılarak keçi koyun sürülerine küçük çanlar takılırdı.

Her yayla göç senesinde Gelincik biraz daha büyüyordu.

Aybala Sultan Sultan, yayla yolunda yeni elbiselerini giyinir, elinde kirmani ile yün eğirerek kızı Gelincik ile en önde yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında sürüyü çevirir, oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında giderdi. Onlar sürüyü çevirir göç kervanını kontrol etmek için önünde veya yanında giderdi. En ortada oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürüleri olurdu.

Yaylacılar, uzun yolculuktan sonra yaylağa yerleşilirdi. Sonbahar gelip yayla göç çiçeği açım zamanında, benzer merasimle hep birlikte yaylaktan köye inilirdi.

O yaz Toraman Ağanın ikinci karısı Firuze, sakat oğlan doğurduktan sonra bir daha yaylağa gitmemişti.

Yayla dönüşünden sonra İmamla Papaz, köyün bütün çocukları toplayıp, kendi eliyle okula kaydettirildi. Yalnız, Gelincik’in okula gitmesini baba Toraman Ağa kabul etmiyordu. Onun okul çağını geçtiğini iddia ediyordu.

Baba Toraman Sonunda ikna olmuş ve Gelincik’i de okula yazdırmıştı. Genç bir ÇINAR olarak ben içimden sevinç çığlıkları atmıştım. Sonra gözlerimi kapatıp, kendimi onlar gibi düşleyerek aralarına karıştım.

Gelincik Tepelerinde kutlama yapmak için neden çoktu. Kekiklerle yarpuzların arasından dağ lalelerinin boy verdiği mevsimde, kasımpatılarının coşkuyla insanlar sevgiyle kucaklaşır, birbirlerine hediyeler verirdi.

Baharlarda insanlar bir başka mutlu olurdu. Köyün gelinlik kızları, genç delikanlıları gelip gölgemde dinlenerek okulu seyrederdi. Zeytin ağacı gibi ben de çocuklar kadar mutlu, şen olurduk. Her ders zili çaldığında, okul çocukları arasına karışır oyunlar oynardık.

Gelincik, dere kenarında ışkın veren bir fidan gibi çabucak serpilip büyüyordu. Büyürken, onunla yaşıt olan Amos’un oğlu Yuşa ile göz göze gelmişti. O günden sonra anlayamadığı bir nedenle yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı.

Gelincik tepelerinde yaz gelince çocuklar mutluluk içinde meyve ağaçlarına tırmanırdı. Büyükler bal kabaklarından çeşitli tatlılar, reçeller yapar, pekmez ile nar şurubu kaynatırdı. Bir yandan da tahta fıçılarda uzum suyunu mayalayarak sirke, şaraplar şişelenir, zeytin ve defne yağından kukulu sabunlar yapılırdı.

Köylüler zeytin ağaçlarının ela- kara gözlüsüyle umut bağlarken, sergilerdeki yemişler kehribar sarısı, nar ağaçlarının yeşil ve al kırmızısına karışırdı. Ötede Altın deresinin yamacında boylu boyunca uzanan ağaçlar boy verirdi. Selvi söğüt dalları rüzgarda nazlı nazlı süzülürken, çınar ağaçlarıyla kavaklar boy ölçüşürdü.

Aybala Sultan yemiş ağaçların yansıra, türlü sebzelerle elvanı-renkte çiçekler ekerdi. Sebzenin yazlık ve güzlüğünü ayrı ayrı yetiştirirken, komşuları onun sarı sarı açan kabak çiçeklerini, sırıklara sarılı salatalık, fasulye ve biberlerini, al al domateslerini hayranlıkla seyrederle paylaşırdı.

Gelincik, genç kız olmuş ve Görücüleri gelip gitmeye başlamıştı.

O sene kış çok sert ve soğuk geçiyordu. Yağmurlar bardaktan boşalırcasına yağıyor, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Gök yarılırcasına gürlüyor, çaylar, dereler kabına sığmıyordu. Bahara bir ay kalmış, tabiat-ana yeniden uyanıyordu. Güneş billurdan ışıltılarla Gelincik tepelerinin en ucundan dağların eteklerine, denizin üzerine doğuyordu.

 

Mevsimlerden kışın sonu, baharın başlangıcıydı. Yağmur öncesi yazdan kalma bir gündü. Aybala çocukları Gelincikle Timur’u yanına alarak kekik toplamak üzere ormana doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çok geçmeden hava aniden kararıp kapamaya başladı.

Aybala, gökyüzüne bakarak geri dönmek üzere çocukları ile yola koyuldu. Köye varmadan yağmurla beraber gökyüzünü aniden fırtına bulutları kaplamıştı. Her yer kararmış, şimşekler çakıyordu. Bir yandan sağanak yağmur başlamış göz gözü görmüyordu. Onlar ilerledikçe yolunu-yönünü bulamadıklarını düşündü.

Aybala Sultan, fırtınadan kaçarken çocuklarıyla gelip dallarımın altına sığınmaya çalıştı, ama ne olduysa bir anda oldu. Gök gürledi ve ışıkla ses aynı anda patladı! Her şey bir anda olup bitmişti. Kopan dallarım altında Aybala ile iki çocuğu altında birer melek gibi sonsuz bir uykuya dalıp gitti.

O günden sonra köyde kırk gün kırk gece yas ilan edildi. Oba Beyi Toraman Ağa, Aybala Sultan ile çocuklarını (Gelincikle Timur’u) kırılan dallarım altına gömdürdü.

Aybala Sultan ile çocuklarının kaybı gelincik Tepelerinde hüzne dönüştü. Zeytin ağacı, rüzgarın şiddetinden mi acıdan mı bilinmez dallarını yerlere kadar eğmişti.

Onlar giderken, her şeyi ile birlikte umut ve gölgelerini de alıp gitmişlerdi.

Toraman Ağa kırkıncı yaz gününde baltayı kaptığı gibi yanıma geldi. Önce çocukları ile Aybala Sultan Sultan’ın mezarı başına kapanıp haykırarak ağladı! Sonra hışımla gelip baltayı kaldırdı. Gövdeme birkaç darbe indirdikten sonra vazgeçti. Gövdem baştan sona sarsılırken dallarımdaki kuşlar çığlık çığlığa uçuşup kaçtı!

Köydeki insanlar, ağaçlar ve güller hala yastaydı. İnsanlar, bir zaman dana taşıyamadığı acıları getirip, gözyaşlarıyla beraber eteklerime bıraktı. Eteklerimde, üç taze mezar vardı. Toprağı çiğli ve nemli…

Aynı sıralarda Firuzan’ın oğlu Doğuhan yürümeye başladı. Bunun üzerine, Toraman Ağanın yüreğine buruk bir sevinçle yüzü yeniden gülmeye başladı.

Toraman Ağa, yine bir şafak vakti elinde kazma kürekle yeniden yanıma geldi. Köklerim altına gömdüğü hazineyi kazıp çıkardı. Özenle taze mezarların üzerine serdi. Sonra da taze mezarların etrafına gülden duvarlar ördü.

O gün bu gündür, Aybala Sultan ve çocuklarının mezarı geceleri ay ışığında ışıldarken, gündüzleri gül kokar olduğu iddia edilir.

 

Gelincik Tepeleri

Ne kadar yıl oldu bilmem? Eski bir konağın yanı başına ekildiğimde, ovanın rengi bozkıra çalardı.

Orada denizle dağ arasında, ustaların ellerinde şekillenirdi kil. Onalar kili, tencere, tava, çanak olarak kullanırdı. Onlar ki çanağı, aşı, ekmeği topraktan, pancar ve şekeri kamıştan, tuzu deniz suyundan elde ederdi. Akşamüstüleri gökyüzü lacivertte dönüşürken, Zeytin ağacının gümüşi efsunlu yaprakları pırıltılar saçarak o eski sahiplerini beklerdi.

O gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, dağlara yaslanmış Çınarlı Gelincik Tepelerinin eteklerinde, Denizle AYBALA SULTAN köyünü seyrederiz.

Köklerimi toprakla buluşturan kadını unutmam mümkün değil. Yüreği sevgilere aralı kadın, Avşar Oba Beyi Toraman Ağa’nın güzeller güzeli hanımı, Aybala Sultan’ın

Aybala Sultan, bir elinde taze bir Zeytin fidesi, öteki elinde (çınar fidesi) ben vardım. İkimizi getirip konağın yan tarafındaki bahçenin kenarına yan yana ekiverdi. Ardımızda Gelincik tepeleri, hemen yanımızda Altın deresi vardı.

Toraman, bir Ağa oğlu ve Oba Beyi… O çok sevdiği Aybala Sultan’sından bir çocuğu olmuyor diye üzülürdü. Bunun üzerine hazinesinin büyük bölümünü alıp geldi. Güneş, Gelincik Tepelerini aşmak üzereydi. Nedenini anlayamadığım bir aceleyle hazineyi tutup köklerim arasına kazdırdığı küçük bir dehlize gizleyiverdi.

Aybala Sultan’ın bir türlü çocuğu olmuyordu. Yörük ağası kocası Toraman Ağa onun güzelliğine kıyamamış, başlangıçta üzerine evlenmemişti. Bir yandan da o, her şeyden çok “bir oğlum olsun” diyordu.

Aybala Sultan, bebeği olsun diye dualar ederek toprağa ağaçlar dikerdi. Zeytin, Asma, ceviz, badem, incir üzüm ve defne ağaçları…

Toraman Ağa evlendiğinde, Aybala Sultan’ın hamile olduğundan habersizdi. Aynalı beşik, kumasının doğuracağı oğlan için yaldızlı altınlarla süslenmişti.

O yıllarda evlerin iç duvarlarına karşı kapı ve pencereler açılırdı. Efsunlu eski evlerin duvar diplerinde dev çınarlar, incir, üzüm ceviz ağaçları olurdu. Evlerin iç kısmında gömme dolaplar, ceviz oymalı çeyiz sandıklar, başköşede olurdu.

Aybala Sultan  oğlan doğuramamış, Gelincik adından bir kızı olmuştu. Bu nedenle aynalı beşik kuma Füruzan’ın doğuracağı oğlana kalmıştı. Ne var ki Füruzan, engelli bir oğlan doğurunca, Toraman Ağa beşiği götürüp Altın deresinin sularına bırakır. O günden sonra ne onun odasına gitti, ne de gelip gölgeme oturmadı bir daha.

Aybala Sultan’ın kızı, bizim gibi küçücük bir fidandı. Saçları altın sarısı başını süzülürken, rüzgarda nazlıca uçuşurdu.

Her ÇINAR gibi ben de serpe büyürken rüzgara karşı, arkadaşım Zeytin ağacı ile birlikte Aybala Sultan’la güzeller güzeli kızı Gelinciği seyrederdik.

Aybala Sultan, bir gün gelip Gelincik’in salıncağını dallarıma asıverdi. O gün sevinçten köklerim toprağa güçlükle tutunmuş, yapraklarım rüzgarda alkış tufanı koparmıştı. Gelincik sallandıkça, rüzgarın elleri Gelincik’in saçları arasında dolaşıyor, onu sevgiyle sarıp sarmalıyordu.

O zamanlar yayla ve ovalara yağmurlar, kar bolca yağardı. Baharlarda kuzular meleşir, otlar boyumuzla yarışırdı. Çocuklar ise ördek ve keklikleri kovalar, ibibiklerle yarışırcasına ceviz, Zeytin ağaçlarının arasında köşe kapmaca oynar, neşeli çığlıklar atarak analarının eteklerinden çekiştirirdi.

Gelincik Tepelerinde mevsim ayrı bir güzellikte yaşanırdı. Yazları dağlardan, ılık meltem yeli eserken, köylüler toprağı belleyip yoğurmaktan bitkin düşerdi. Denizle dağ arasında gide gele sevgiye yol olur, el emeği ile alın terinin verdiği haklı kazancın erinciyle karşılığını fazlasıyla alırdı.

O günlerde Gelinciğin köyünde, akşam sohbetlerinin çoğu aynalı beşik üstüne olmaya başlamıştı. Kimi de Gelincik’in üvey anasını Füruzan’ı konuşurdu. Toraman Ağanın ona haksızlık yaptığını, kimi onu yuva yıkan biri olduğunu söylerdi. Kimi de onun sakat oğlu iyileşsin diye dualar ederdi.

Köyde herkes Aybala Sultan’ı çok severdi. Onun sağlıklı bir oğlu olsun diye yılda bir defa, Su Türbesi duvarlarına adaklar adanırdı. Sonraları adanan adaklardan mı, erkek çocuğu olsun diye gece gündüz gözyaşı döken Aybala Sultan’nın dualarından mı, Su Türbesi hatırına mı bilinmez, Aybala Sultan’ın duası kabul olmuş, Gelincik’e bir erkek kardeş doğurmuştu.

Oba Beyi Toraman Ağa Aybala Sultan’dan bir oğlu olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. Konakta kurbanlar kesilmiş, yedi gün yedi gece aş pişirilerek bütün köy halkını doyurmuştu.

O zamanlar obaya en yakın okul, yarım günlük yol uzağındaki bir kasabadaydı. Çocuklar eşek-at sırtında yarım gün yol alarak okula gidip ve gelirdi.

Gelinciğin erkek kardeşi okul çağına geldiğinde Toraman Ağa, köye bir okul yaptırmak için kolları sıvamıştı. Sonra hiç vakit kaybetmeden  bir usta bulabilmek için yollara düştü. Ağa at sırtında uzun süren bir yolculuktan sonra, şehirde ünlü bir inşaat ustası olan Kadim ustayı bulup köye getirdi.

Kadim ustanın köye gelmesiyle bir hareketlilik başlamıştı. Toraman Ağa, ustanın gelişiyle ona köyü ve civarını gezdirdi.

Kadim Usta, okul için kolay kolay bir yer beğenmiyordu. Köyü karış karış dolaşarak gelip hemen yanı başımda durdu. Bir yanımda konak, bir tarafımda Gelincik Tepelerinden akan Altın deresi vardı. Usta nihayetinde kararını vermişti. Gidip konağa yakın, Gelincik tepelerinin yamacında, harmanın hemen yakınında akan Altın dersinin kenarını seçti.

“Okul için burası uygundur! Bizler, ancak bu yeşillikler arasında huzur buluruz. Bir de çocuk sesleri ile kuş cıvıltıları arasında dar kapılardan geçip geniş pencerelerden evrene bakar, gökyüzünü bambaşka güzellikte görürüz.”

Kadim usta, sık sık tepeye çıkıp köyü izlerdi. Oradan da köyün öbür ucundaki yan yana duran Cami ile kiliseyi uzaktan seyredip kekik, adaçayı öbeklerinin kokularını içine çekerek bozkırda dolaştı. Köye dönerken, madımak, kantaron otundan bir demet toplardı. Yanıbaşımda biten Katırtırnaklarını, ebegümecini, ölmez otlarının sarısını, karabaşların mor parıltısını uzun uzun bakar yoncalar arasında arıların vızıltısını dinlerdi.

Kadim Usta, okul inşası sırasında ara sıra gelip gölgemde dinlenirdi. İçinden geçenleri sesli düşünür, benle candan bir dost gibi konuşurdu. Böylece onunla bir yaz boyu süren dostluğumuz bir hayli ilerlemişti. O sesli düşünürdü; sessizliğin sesi ortasında onunla, Aybala Sultanile kızı Gelincik’in neşeli kahkahalarını dinlerdik.

Köy halkı her yaz başında, yayla çiçeği açımından önce yaylalara göçerdi. Oymak boy beyleri, göç gününü önceden tespit eder, hemen ardından duyuru yapılırdı.

Köylüler, önceden bildirilen yaylağa gitmek üzere günler öncesinden muammalı bir hazırlığa başlardı. O gün gelip çattığında eşyalar el birliğiyle at arabalarına yüklenir, üzerine kilimler atılarak keçi koyun sürülerine küçük çanlar takılırdı.

Her yayla göç senesinde Gelincik biraz daha büyüyordu.

Aybala Sultan, yayla yolunda yeni elbiselerini giyinir, elinde kirmani ile yün eğirerek kızı Gelincik ile en önde yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında sürüyü çevirir, oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında giderdi. Onlar sürüyü çevirir göç kervanını kontrol etmek için önünde veya yanında giderdi. En ortada oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürüleri olurdu.

Yaylacılar, uzun yolculuktan sonra yaylağa yerleşilirdi. Sonbahar gelip yayla göç çiçeği açım zamanında, benzer merasimle hep birlikte yaylaktan köye inilirdi.

O yaz Toraman Ağanın ikinci karısı Firuze, sakat oğlan doğurduktan sonra bir daha yaylağa gitmemişti.

Yayla dönüşünden sonra İmamla Papaz, köyün bütün çocukları toplayıp, kendi eliyle okula kaydettirildi. Yalnız, Gelincik’in okula gitmesini baba Toraman Ağa kabul etmiyordu. Onun okul çağını geçtiğini iddia ediyordu.

Baba Toraman Sonunda ikna olmuş ve Gelincik’i de okula yazdırmıştı. Genç bir ÇINAR olarak ben içimden sevinç çığlıkları atmıştım. Sonra gözlerimi kapatıp, kendimi onlar gibi düşleyerek aralarına karıştım.

Gelincik Tepelerinde kutlama yapmak için neden çoktu. Kekiklerle yarpuzların arasından dağ lalelerinin boy verdiği mevsimde, kasımpatılarının coşkuyla insanlar sevgiyle kucaklaşır, birbirlerine hediyeler verirdi.

Baharlarda insanlar bir başka mutlu olurdu. Köyün gelinlik kızları, genç delikanlıları gelip gölgemde dinlenerek okulu seyrederdi. Zeytin ağacı gibi ben de çocuklar kadar mutlu, şen olurduk. Her ders zili çaldığında, okul çocukları arasına karışır oyunlar oynardık.

Gelincik, dere kenarında ışkın veren bir fidan gibi çabucak serpilip büyüyordu. Büyürken, onunla yaşıt olan Amos’un oğlu Yuşa ile göz göze gelmişti. O günden sonra anlayamadığı bir nedenle yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı.

Gelincik tepelerinde yaz gelince çocuklar mutluluk içinde meyve ağaçlarına tırmanırdı. Büyükler bal kabaklarından çeşitli tatlılar, reçeller yapar, pekmez ile nar şurubu kaynatırdı. Bir yandan da tahta fıçılarda uzum suyunu mayalayarak sirke, şaraplar şişelenir, zeytin ve defne yağından kukulu sabunlar yapılırdı.

Köylüler zeytin ağaçlarının ela- kara gözlüsüyle umut bağlarken, sergilerdeki yemişler kehribar sarısı, nar ağaçlarının yeşil ve al kırmızısına karışırdı. Ötede Altın deresinin yamacında boylu boyunca uzanan ağaçlar boy verirdi. Selvi söğüt dalları rüzgarda nazlı nazlı süzülürken, çınar ağaçlarıyla kavaklar boy ölçüşürdü.

Aybala Sultan yemiş ağaçların yansıra, türlü sebzelerle elvanı-renkte çiçekler ekerdi. Sebzenin yazlık ve güzlüğünü ayrı ayrı yetiştirirken, komşuları onun sarı sarı açan kabak çiçeklerini, sırıklara sarılı salatalık, fasulye ve biberlerini, al al domateslerini hayranlıkla seyrederle paylaşırdı.

Gelincik, genç kız olmuş ve Görücüleri gelip gitmeye başlamıştı. Ama onun gönlü Amos’un oğlu Yuşa’daydı. Yuşa da ona karşı kayıtsız değildi. Onu babasından istemeye cesaret edemiyordu.

O sene kış çok sert ve soğuk geçiyordu. Yağmurlar bardaktan boşalırcasına yağıyor, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Gök yarılırcasına gürlüyor, çaylar, dereler kabına sığmıyordu. Bahara bir ay kalmış, tabiat-ana yeniden uyanıyordu. Güneş billurdan ışıltılarla Gelincik tepelerinin en ucundan dağların eteklerine, denizin üzerine doğuyordu.

 

Mevsimlerden kışın sonu, baharın başlangıcıydı. Yağmur öncesi yazdan kalma bir gündü. Aybala çocukları Gelincikle Timur’u yanına alarak kekik toplamak üzere ormana doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çok geçmeden hava aniden kararıp kapamaya başladı.

Aybala, gökyüzüne bakarak geri dönmek üzere çocukları ile yola koyuldu. Köye varmadan yağmurla beraber gökyüzünü aniden fırtına bulutları kaplamıştı. Her yer kararmış, şimşekler çakıyordu. Bir yandan sağanak yağmur başlamış göz gözü görmüyordu. Onlar ilerledikçe yolunu-yönünü bulamadıklarını düşündü.

Aybala Sultan, fırtınadan kaçarken çocuklarıyla gelip dallarımın altına sığınmaya çalıştı, ama ne olduysa bir anda oldu. Gök gürledi ve ışıkla ses aynı anda patladı! Her şey bir anda olup bitmişti. Kopan dallarım altında Aybala ile iki çocuğu altında birer melek gibi sonsuz bir uykuya dalıp gitti.

O günden sonra köyde kırk gün kırk gece yas ilan edildi. Oba Beyi Toraman Ağa, Aybala Sultan ile çocuklarını (Gelincikle Timur’u) kırılan dallarım altına gömdürdü.

Aybala Sultan ile çocuklarının kaybı gelincik Tepelerinde hüzne dönüştü. Zeytin ağacı, rüzgarın şiddetinden mi acıdan mı bilinmez dallarını yerlere kadar eğmişti.

Onlar giderken, her şeyi ile birlikte umut ve gölgelerini de alıp gitmişlerdi.

Toraman Ağa kırkıncı yaz gününde baltayı kaptığı gibi yanıma geldi. Önce çocukları ile Aybala Sultan’ın mezarı başına kapanıp haykırarak ağladı! Sonra hışımla gelip baltayı kaldırdı. Gövdeme birkaç darbe indirdikten sonra vazgeçti. Gövdem baştan sona sarsılırken dallarımdaki kuşlar çığlık çığlığa uçuşup kaçtı!

Köydeki insanlar, ağaçlar ve güller hala yastaydı. İnsanlar, bir zaman dana taşıyamadığı acıları getirip, gözyaşlarıyla beraber eteklerime bıraktı. Eteklerimde, üç taze mezar vardı. Toprağı çiğli ve nemli…

Aynı sıralarda Firuzan’ın oğlu Doğuhan yürümeye başladı. Bunun üzerine, Toraman Ağanın yüreğine buruk bir sevinçle yüzü yeniden gülmeye başladı.

Toraman Ağa, yine bir şafak vakti elinde kazma kürekle yeniden yanıma geldi. Köklerim altına gömdüğü hazineyi kazıp çıkardı. Özenle taze mezarların üzerine serdi. Sonra da taze mezarların etrafına gülden duvarlar ördü.

O gün bu gündür, Aybala Sultan ve çocuklarının mezarı geceleri ay ışığında ışıldarken, gündüzleri gül kokar olduğu iddia edilir.

Kaç yıl oldu bilmem? Şimdilerde, neşeli çocuk sesleriyle ibibikler, eskisi kadar güzel ötmüyor artık. Defne ağaçları, güller, yarpuzlar, kekikler, karabaş otları beton tarlaları arasında kayboldular. Üç taze mezar, talan edileli çok oldu. Ayabala’nın diktiği ağaçlar bir bir kesildi! Onları paramparça edip götürdüler. Bense beton duvarları arasına hapsedilip kadım.

Olsun. Çocuklardan yana umudum var hala. Son dalımı da kesip yaksalar, her yaylak dönüşü okul bahçesinde cıvıldaşıp oynaşan kuşlarla çocuklara, Aybala Sultan’ın, aynasız beşiklerde büyüyen bebekleri, Gelinciğin hazin öyküsünü anlatırım.

İşte o gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, denizle dağ arasında Gelincik tepelerine yaslanarak Çınarlı Tepelerinin eteklerinde AYBALA SULTAN köyünü seyretmekteyiz. Ama hiçbir şey eskisi değil artık.

Yaşlı Zeytin ağacıyla birlikte Gelincik tepelerinin kaybolan silueti ardında, beton yığınları arasında, kesileceğimiz günü hüzünle bekliyoruz.

 

Hatice Elveren Peköz

©©©©©

Bir Cevap Yazın

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: