Yazı Atölyesi

Kendimize Söyleyen Hikayeler / Yazı Atölyesi Eve evden gidiyordum ve bir araba beni kesti. Adam gerçekten yavaş ilerliyordu ve yarım mil boyunca onu takip ettim. Durduğu gibi ilginç bir hikaye değil. Ama başka bir satır eklediğimizi varsayalım: Böylece bütün zamanı boynuma koydum. Ya da belki de farklı bir çizgi: Bu yüzden… Yazar Todd May’den bir Hikaye […]

Yazı Atölyesi — Tottenham Boys üzerinden

Tottenham Çocukları

Sıla Dizisinin Öykü Yazarından “Tottenham Çocukları” Londra’nın altını üstüne getirerek, her seferinde polisi atlatmaya başaran, çoğunluğu Türk ve Kürt çocuklarından oluşan ‘Tottenham Boys’ ve ‘Bombacılar’ roman konusu oldu. Çete üyeleri içindeki gizemli ‘intihar salgını’ üzerindeki sır perdesi İngiltere’deki film yapımcılarının da ilgisini çekmiş, ancak girişimleri yarım kalmıştı. Sola Yayınları’ndan çıkan, Yazar Dursaliye Şahan’ın kaleme aldığı,…

Sıla Dizisinin Öykü Yazarından “Tottenham Çocukları” / Karadeniz Haberleri — Yazı Atölyesi üzerinden

Teze Mezarlarda Çiçekler Açmaz

 

1545103_10201310514229205_765278018_n

Kapıyı usul usul aç, uzak yollardan geldim annem.

Yaşlı mevsimlerin ardından taze bir soluk getirdim senin için.

Sarışın bir yaprak gibi toprağa düştüğün günden beri yastayım.

Teze mezarlarda çiçekler açmaz bilirim.

Taze ağaçlarının soluğundan bir tutam yeşil getirdim annem.

Senle gökyüzü yaldızlı dev bir çerçeve oluverirdi birden!

Şimdilerde adınla kar beyazı eller duaya açılıyor bak.

Oysa toprağa bir gül yaprağı gibi düşmüş taze bedenler kahırlı.

Taze mezarlardan baş uzatarak ağır ağır doğruluyorlar.

Başlar maviye, şiire, gün ışığına hasret!

Ölüm, ataların suskunluğu kadar eski ve sonsuz bir hikaye…

Taze bir düş getirdim hiç doğmamış baharlardan annem.

Yeryüzü, kocaman yasaklı bir bahçe şimdi…

Sanal alemlerin şiir sunağı, allı mavili değil bil.

Baharlara giyinmişken düşlerim, varla yok arası kadar soyut ve yalın.

Şiirlerim denizler kadar gerçek, yeryüzü bahçeleri kadar yeşilde mavi!…

Başını kaldır ben geldim annem.

Şimdilerde kadınlar küllere resimler çizmiyor çocuklarına.

Kimi kadınlar parmaklarının ucuna takmış dünyayı,

Aşk ve özgürlükten dem vurmakta…

Çocukları masalsız ve sığ büyürken, saksılarda yeşermiyor umutlar.

Gri ve uzun eteklerindeki taşları götürüp eskicilere (psikologlara) döküyor.

Kiminin içmeden yağmur mazgallarına dolaşıyor ayakları.

Sıvası dökülmüş, eski güneşli balkonlu evler yok şimdi annem.

Kadınlar betonarme gökdelenlerde mutsuz, saçlarını gün ışığından gizliyor.

Birileri sığ ve ürkek bakışlı kadınların gözlerine mil çekiyorlar.

Ellerinde dünyaya açılan dar çerçeveli pencereleri, (PC) var kimi kadınların.

Dokunmadan, hissetmeden (sanal) konuşuyorlar.

Şiirler, moda ve hazıra konmuş (şablon) üç beş sözcükten ibaret.

Gökyüzü çevresi içine yazıp çizdikleri şiir ve resimler yasaklı…

Yoksun ya yeşiller, maviler yasta annem.

Bir akşam vaktinde sislerin ardında yitip gittin.

Banal bir dünya bıraktın ardında..

Kimi anneler içi kof masallar anlatıp boş gözlerle bakıyor çocuklarına.

İnsanların kimi yapmacık ve sahte…

Birden çok maskeyle dolaşıyor karanlıklarda.

Çocukluğumdan taze bir soluk almaya geldim, uzat ellerini annem.

Parmaklarımın ucuna baba basa yürüdüm geçtiğin yollardan.

Geçmişin tınısından gelen melodiyi bir dinlerken sessizliğe bürünmek…

O kaçınılmaz sonsuzluğa adım adım yürümek gibi.

Ayrılık ölüm kadar hüzünlü, aşk kadar eski bir hikaye.

Teze mezarlarda çiçekler açmaz bilirim.

Mezarlar gül bahçesi, cennetin olsun annem.

Hatice Elveren Peköz

KIŞ ORTASINDA    

          1999

Bugün bir başka güzel!

Henüz ne baharda mevsim,

Ne de çiçeklendi bahçeler…

Düpedüz kış ortasında,

Dört mevsimi yaşarken bir günde,

Ağaçlar koro halinde şarkılar söylediler.

Dallarında cıvıldaşıyordu kuşlar.

Yağmurlar da ha yağdı ha yağacak.

Duygular sel olup akıverecekmiş gibi sokaklara.

Akdeniz ise tüm haşmetiyle coşar.

İşte böyle bir günde bütün insanlar,

Ellerini açıp semaya ulaşınca dualar,

Bulutlar gökyüzünde kuş olup uçar.

Sonra bir ressamın tablosundan çıkıp,

Bayramlar şenlikleri resmederler.

 

Hani bugün, bir başka akar çaylar dereler…

Dağların en kuytu derinliklerinden gelir yüreklerden taşar.

İşte böyle anlarda huzur bulur insanlar.

Sevgililer sevmeye açıktır yürekleri.

Böyle bir günde aşklar ufuklardan doğar.

Çiçeğe duran bahar dalı,

Kendini her zaman sevmeye hazır tutar.

Sonra hasretle birleşirken eller,

Sevenler servilerin kuytusunda öpüşür

Parklarda sarmaş dolaş olurlar.

 

Hani bu gün ne yazdı,

Ne de yüreklerimizde çiçekler açtıran ilkbahar.

Düpedüz kış ortasında,

Söylenmemiş sırların inadına

Dilsiz olur söylemez zaman.

Ölümle yaşam el eledir sanki?

Hayatın kollarına tutunarak,

Sevgililer, selviler parklarda elele dolaşırlar.

Bugün süslenmiş en güzel heceler,

Akdeniz’in kıyılarına dalga dalga sevgiyle vurur.

Oysa bu gün henüz mevsim ne yazda,

Ne de çiçeklendi bahçeler,

Düpedüz kış ortasında,

Bir şey olur anlatılmaz…

 Hatice Elveren Peköz

 

 

 

MAVİ MANOLYA 

     1998                                               

Kaç zamandır yazmak istiyordum Manolyam.

Sevmek sevilmek adına ne varsa yaşamak…

Yazmak sevene daha yakın olmaktı, biliyorum.

Yaşamak adına ne varsa dolu dolu yaşamak.

Sevgiyi ölümsüzleştirmektir bir anlamda.

 

Unutmayıp yazdığın için sağol sevgili Manolyam.

Bir ellerin vardı yalnızlığımda,

Yüzümdeki gülümseme yitip gidiyordu artık.

Ondan ömrümde bir defa yürüdüğün yollardan geçtim,

Ne gemiler yaktım bilemesin.

Savurdum ateşin küllerini yüreğimin.

Rüzgârlarla oradan oraya savurdum…

 

Yemin olsun, asırlar boyu sevenin olarak kalacağım.

Sevmek günahsa, yanlış deniliyorsa buna,

Ömrümde bir defa sevdim.

Sevgiyle yüklendim tüm acılarını.

Yaşam hücrelerine erişince aşkın,

Gecelerde nefesini soluyarak uyandım Manolya.

Bil kanımda yanardı aşkının ateşi.

Ondandır ömrümce taşıyacağım bir sızı olarak kalacaktın.

Anlımıza yazılan yazgıydı aşk.

Ya da bir masalın başlangıcı…

 

Sevmek bitmeyen özlem şarkımızdı,

Yere göğe sığmayan…

Yoksa bu acı yıllar boyu başını alıp gidecekti…

Ondan adınla bozdum her yemini,

Saçlarımı düşlerin için çözdüm.

Zamansız mevsimler gibi,

Zamansız sevdalara düşmüştük Manolya.

Yinede gün dönerken avuçlarımızda

Solan yaprakların ezgisi yüreğimizde ağlarken,

Sözün bittiği yer demekti…

 

Şimdi hangi sevginin izini sürsem,

Gözlerini bıraktığın maviliklerde düşlerim Manolya.

Ömrümüzün kaderi şu toprağa benziyordu sanki?

Bekleyişlerde susuzluktan çatladı da,

Bir damlasını içemedik…

Sevgiyi yüklenmiş bulut gibiydi yüreklerimiz.

Bir arının suyu araması,

Gülü bulup yitirmesi gibiydi yarım kalan sevişlerimiz.

Hangi yana baksam gözlerin gelir aklıma,

Akdeniz gelir mavi mavi…

 

Maviye kesen gül rengiydi geceler…

Küçücük yüreğime bir sevinç bir şenlik olurdu mavi gözlerin.

Oysa giderken mutlak bir şeyler kalırdı senden.

Eski bir devrim şarkısı konardı dudaklarıma.

Onun ardından gözlerin ellerin kalır…

Örneğin sevişin kalırdı aklımda Manolya.

Mavi gözlerin yüreğimde uçuşan kelebek…

Beklide yüreğin kuş misali uçmak üzereydi yaban çiçeklerine.

 

İşte böyle mavi gözlü Manolyam…

Masalsı bir düşmüş her ayrılık öyküsü.

Yaşam boyası kurumamış bir resim gibidir.

Şimdi yüreğin kalmışken bende,

Dilediğin sevgilerin düşünü kur.

Ben göçmen kuşların ayrılık öykülerini yazarım.

İstersen bir daha geçme düşüncelerimden.

Yüreğinin atışından bilirim seni.

Portakallar çiçeğe durmuş ağaçlar yeşile vurmuştur.

Asırlar boyu süren şarkımızı mümkünü varsa unut.

Mutlak bir sızı oturmuştur yüreğine,

Bir öpüş kalmıştır dudak izlerinde mavi…

 

Dedim ya, sessiz duruşundan bilirim ben seni Manolya,

Geldiğin gibi gidemesin hiç.

Yüreğin ise kanamak üzeredir…

Havanın sakinliği suların akışından bilirim seni.

İki yürek arasında metcezirlerle gider, gelirsin.

Bu kent ağır gelir sana.

Gitmen ve yaşamayı yeniden öğrenmen gerek.

Yüreğin beyaz gelincikler içinde uçarı…

Beyaz gelinlikler içinde düşlersin kendini.

Ondan hep temmuz olurdu mavi gözlerin.

Akdeniz olurdu bekleyişlerde.

Varlığını bana hissettiren kuvvetle duyumsarım seni,

Yokluğunun öteki adıdır göçmen kuşlarının öyküleri.

Çünkü erişemeyeceğimiz kadar uzaktır mavi Manolya…

 Hatice Elveren Peköz

 

 

 

 

 

SÜTÇÜ SEVDA

SÜTÇÜ SEVDA

1374204_565082070207546_498993632_n
Büyükannem kendi bildiklerinin kurallarıyla dünyayı algılayan, inatçı ve güçlü bir kadındı.
Baharat kokulu, toprak damlı evde yaşarken, dünyayı büyükannemim küçük penceresinden seyrederim. Sonra güneş tepelerini aşıp, akşamı kızıllığa boyadığında ıslık çala çala düşerdim yollara.

Baharlarda Sütçü Sevda’yı beklerdim hep. Kış günlerinde sabahın alaca karanlığından akşama kadar pencere kenarına oturur, meltem rüzgârlarına karşı çeviririm yüzümü. Bazen de şafak sökmeden içimdeki çocuk benden önce uyanarak pencereden sokağa fırlar, çırpı bacaklarıyla seke seke Sütçü Sevda’nın peşine düşerdi.

Sabahın erken saatlerinde bir geçit töreni başlardı. Pencere önünde, önce boyacı Bahri geçerdi; ardında ayyaş Nuri bir türkü tutturarak sağa sola çarpa çarpa yürürdü. Az ileride Hacı Hamdi elindeki tespihini şıkırdatarak yürürken, hemen ardından Papaz Troyat elindeki haçı göğsüne bastırarak geçerdi. En arkada omuzları öne düşük, üstü b aşı lime lime Boyacı Mehmet gelirdi. Onun ardından ev temizliğine giden Hanife teyze, elinden tuttuğu çelimsiz oğlu Hüseyin’le gelip köşe başında kaybolurdu. Tam o muhteşem geçit töreni bitti derken, köşe başında bir gurup ırgat genç kadınla, orta yaşlı sebzeci kadın sesleri duyulurdu. Kadınlar aralarında açık seçik konuşur ve kıkır kıkır gülüşerek gelip geçerdi. Sonra sabah pazarcılarının çığırtan sesleri güneşe doğru yükselerek, gün boyu uzayıp giderdi.

O gün bu gündür her Çarşamba günü pencere kenarına geçer otururum. Herkesten çok hiç görmediğim annemi bekler gibi, Sütçü Sevda’nın yolunu beklerim.

Toprak damlı o eski dağ evinde bir birine benzeyen günler hızla akıp geçerdi. Bazen de ölümle kalım arasında o ince çizgide durarak, ağlamaklı bir insan sesinin yürek burkan ezikliğini içimde duyardım. Yolun sonuna geldiğimde, hüzünlü bir gülüşüm kaldı içimde. Bir de Sütçü Sevda’yla, papatya yüzlü kızının gözleri…

Sütçü sevdanın sekiz on yaşlarında küçük bir kızı vardı. Ana kız iki dağ arsındaki mahallede, penceremiz önünden geçip gideli yıllar olmuştu. Ne ben onlara ciddi bir şey sormuş, ne onlar doğru bir cevap vermemişti hiç.

Mahallede, genelde sabahın erken saatlerinde kadınların çoğu sokağa dökülürdü. Bazen de iki dağ arası açan lavanta çiçeğinin kokusu tandır ekmeği kokusuna karışırdı. Onca kokular arasında bir gün, “ben kimim?” diye sordum kendime. Bu ev, şu iki dağ arası sessizlikteki yaşam, içimdeki dinmeyen çığlık, çağlayan o ses kimindi? Bu yüz, bu eller… Aynada bana yabancı gibi bakan gözler, benim miydi?

Yıllar yılı iki yol ve iki dağ arası gidip gelirken, her Çarşamba pencereden görürdüm onu.

“Süttt! Taze sütüm var!” diyen, kadının sesi beni çağırır gibiydi?

Sütçü Sevda, elleri sabır taşını çatlatan sakinlikle yokuşlu ve merdivenli sokaklarda süt bidonlarını taşırken, onun içinden inlediğini duyumsardım. Bazen de gül yaprağı dudakları kıpır kıpır eder, şükür duaları dilinden düşmezdi? Onu iyi tanımadığım halde nedendir bilinmez, o beni çok sever gibi gözlerimin içine gülümseyerek bakardı. Bazen de merakla sorardı.

“Sen kimin oğlusun yavrum? Annen kim? Anneni tanımıyorsun değil mi? Ama üzülme. Annen yoksa suç senin değil!”

O konuşurken, menekşe gözleri dünyanın tüm güzelliğiyle bakarak gülümserdi. İçimden; “annem sen olur musun? der ve aynı tatlılıkla gülümseyerek bakardım.

“Annemle, babamı hiç tanımıyorum? Galiba ikisi de ölmüşler!” Büyükannem öyle söyledi? Peki, bunun suçu kimin?”

Bazen büyükannem beni doğurmuş zannederdim. Ondan hiçbir zaman yanıt alamayacağım sorularla, annemi bıkıp usanmadan yeniden sorardım ona.

“Annem, senin kadar güzel midir? O yoksa sana mı benziyordu?”

Sütçü Sevda, bir an sessizleşir, sonra öylece dalıp giderdi. Sonra bir düşten uyanır gibi gözlerimin içine bir anne sevecenliğiyle bakar, beyaz beyaz gülümseyerek eğilip ıslak dudaklarıyla anlımdan öperdi. Kirli saçlarımı okşayan o eli ömrüm boyu unutmam mümkün değil. Onun elinin, saçının kokusunu taa uzaktan da olsa tanıyabilirim. Elleri denizlerin köpüğü kadar beyaz, dağ lalesi gibi yumuk yumuşaktı. Parmakları tırnaksız, ince ve narindi. Toprağın bile sertleştiremediği kadar yumuşak, tepeden tırnağa sevgi ve süt kokardı.

Her şey, yıldırım hızıyla geçti!

Onun yanında küçük bir kızı da gelirdi. Kızın adı Nilay’dı. Küçük bedeni susuz çiçekler gibiydi. Yüzü solgun benizli… Yoksulluğun üzerinden bir silindir geçtiği belliydi. Süt bidonların ucundan güçlükle tutmaya çalışırken, kocaman kayalar altında kalan dağ menekşesi gibi ezilirdi.

Ana kız Bağrıyanık mahallesinin yokuşlu yollarında amansızca yaşama savaşımı vermekteydi. Onca yoksulluk arasında hayat her şeye rağmen çok güzel gibi gelirdi.

Sütçü Sevdanın başını örten tülbent altından süzülen altın renkli saçları dalga dalga omuzlarına dökülürken, taçsız kraliçelere benzerdi. Küçük kızın menekşe gözleri, ebruli çiçeklerdendi. Başını taç gibi çevreleyen dağınık sarı saçları yüzünün tek süsüydü. Onların pahalı ve güzel elbiselere hiç ihtiyaçları yoktu. Anne kızından güzel, kız annesinden beyazdı. Sanki bir birini doğuran iki güzellik ve iki aşk arası doğmuş gibiydi?

Yıllar geçse de Sütçü Sevda’yla güzel kızı düşlerimde daha da büyüyerek, onları  düşlerine ortak oluyordum. Her biri öteki yarım gibi olmuştu?

Nilay, Antakya’nın taş sokaklarında annesinin peşi sıra sessizce yürürdü. Annesi benimle konuşurken, o hep yere bakardı. Üzerinde yazlı kışlı hiç değiştirmediği dağ menekşesi desenli mor elbisesi, mavi bir hırkası vardı. Saçları, sonbaharın dağıtıp toz duman ettiği sarı yapraklar gibiydi; bedeni ince sazlıklar gibi yaşama direnmeye çalışırdı. Belli ki, katıksız yediği tandır ekmeği beslemesiydi. Annesi Pazarda sebze, meyve artıklarını toplarken, o utana sıkıla etrafına bakınarak yarı çürük bir elma bulup yerdi.

O zamanlar, yaz kış demeden sokaklarda çisin çisin yağmurlar yağardı. Şimdi o yağmurların üzerinden, yüzyıllar geçmiş gibiydi? Anılar elimde bir kartopu gibi erirken, kendimi görürdüm onların üzüm buğusu gözlerinin ıssızlığında.

Haftanın altı günü bir Perşembeyi ve bir de Sütçü Sevdayı beklerdim. Beklerken, omuzlarıma taşıyamadığım bir ağırlık çökerdi. O gün bu gündür iki dağ arası mahallede, rüzgâr ve toz bulutları arasında tandır ekmeği kokusunu duyumsarım.

Zümrüt gözlü Sütçü Sevda’nın, endamlı bendeni kocaman bir sır saklar gibiydi? Ben dâhil, kimselerin çözemediği bir sırdı bu. Bazen o sırrı çözmeye kalktığımda, kocaman bir adam oluverirdim.
Biberli, tandır ekmeğiyle külde pişmiş patlıcan ve patatesleri onu elinden yerken, bir anne sıcaklığıyla bakar, anlımdan terli terli öperdi. İşte o an tepeden tırnağa kadar ürpererek, “anne!” diyerek içimden boynuna sarılmak gelirdi.

“Hadi itiraf et! Sen benim annemsin işte! Yoksa yanındayken ve birini gördüğünde soğuk terler dökmez, ele güne karşı soğuk görünmeye çalışmazdın. Nedir o içinde sakladığın derin sır, söyle?” diyesim gelirdi.

Sütçü sevda, ne düşündüğümü hissetmiş gibi içinden derin bir ah çekerdi. Bense içimden sormaya devam ederdim.

“Yoksa, uzaklarda olan babama âşık olan o kadın sen miydin? Belki de babamla evlenmiş, ayrılınca bebeğini elinden almışlardır kim bilir? Söyle, hangisi? Senin herkeslerden gizlediğin aşk çoğun kim? Gizlice doğurup, saklamak zorunda kaldığın Cavit ben miyim? Evet, sen annem olmalısın? Hadi İtiraf et, o çocuk ben miyin?”

İki dağ arası evlerde yaşam, bir masalın başlangıcı gibiydi? Yıllar içinde ellerim buza kesiliyor ve susuyorum! Acaba, kaç çocuk vardı benim gibi? Kaç çocuk annesinin adını bile bilmeden ve annesinin rengini, sesini, bakışını, dokunuşunu görmeden, hissetmeden büyüyordu?

Sütçü Sevda’yla kızını düşünürken bin bir çığlıklar geçiyor içimden. Ne onlar benden ayrı ne ben onlardan uzak gibiyim. Üçümüzde bir demet çiçeğin rengi gibi özdeşmişiz, birbirimizi özler gibiydik.

Büyükannem, Ramiye Teyzeyle konuşurken duymuştum. Ah çocukluk aklım, o zamanlar nerden bilebilirdim?

Ramiye Teyze: “duydun mu seninki süt-müt satma bahanesiyle, sıkça geliyormuş mahalleye.”
Büyükannem: “ah komşu sorma! Şeytan diyor ki, yoluna çık herkesin içinde aç ağzını, yum gözünü! Rezil et koy ortaya! İşte ne edersin, Allah korkusu var!”
Ramiye Teze: “doğru… Birde bacının kızı… Kolay mı?”
Büyükannem: “ah ah! Düşman başına vermesin! İşin içinde çocuk olmasa, kapanır giderdi. “Bu bebeğin, anne babası uzakta, annesi yangında ölen bir yeğenimin oğlu” diyerek, bir de yalan söyledik el âleme.
Ramiye teyze: “E, Sevda doğurana kadar ne yaptınız? Hamile kadının karnı belli…
Büyükannem kadının ağzından lafı alarak: “Halime bacımla az çekmedik. Neyse ki karnı fazla büyümemişti. Ama bacımla zorla doğurtmuştuk. Bebeği ona göstermeden aldık. Ona da bebek ölü doğdu dedik ve kapatıverdik. Sonunda Sevda başka kocaya gitti de bacımla rahat bir nefes aldık. Ama Ramiye bacım, kulun olayım aramızda kalsın ne olur?”
Ramiye Teyze; “Aşk olsun Nimet! “Şükret kimse anlamamış. Ama vardığı koca da iyi değilmiş. Ondan da üç kızı olmuş. Aklı Kerem’de kalır tabi.
Büyükannem: “Akılsız oğlum Kerem! Evli barklı ve çocukluydu! Nasılda şeytana uydu!
Ramiye Teyze; “Eee Sevda o zamanlar da daha toy ve taze bir kızdı. İyi senin Sultan gelin duymadı.

Büyükannem; “Aman duymasın da. Duysa, hazır hepsinin yuvası dağılırdı.
Ramiye Teyze; “Duymasın tabi. Ama Sultan, koskoca Rasim ağanın kızı ayol… Oğlun Kerem’in de, işi gücü yoktu. Allah için onların sayesinde eli ekmek gördü. Madem teyzekızına âşıktı, başta ağanın kızına yanaşmayacaktı ya, neyse…
Büyükannem: “Ne yapayım Sevda da cahildi. Allah korusun! Şimdi duyulsun; hem oğlumun hem de onun yuvası dağılır. Ama Kerem uzaklarda şükür. İyi ki buradan göçüp gitti. Cavit de babasını bilmez zaten. Ancak ömür boyu bunu odan gizlemek kolay mı sanıyorsun.
Ramiye teyze: “Haklısın Komşu. İşin çok zor… Aman Allah korusun! Kimsenin kurulu düzeni bozulmasın, nede dağılsın yuvası. İstemem! Ne yaparsın, deli Sevda da bir cahillik etti. Babası onu bir çulsuza verdi de (….) belasını buldu! Şimdi kendisi çalışıp, herifine bakıyormuş iyi mi. Adam da içki, kumar dayak… Yine de yazık! Çok yazık! İnsan bir yandan da acıyorım. Oğlu burnunun dibinde… Bilmiyor.
Büyükannem: “biliyor ama sanki o da oğlan da bir şeyler sezinliyorlar gibi? Biraz da oğlana fazla yanaşıp, bir şey sezerse diye korkarım. Ama çok ileri giderse, onu bu mahalleye gelmez ederim valla!

Tam bu sırada sokaktan: Sütçü sevda geçmekteydi. “Süt taze sütüm var! Alan yok mu?”
Bense, heyecanla penceredeki yerime çoktan geçmiştim. Sütçü Sevda’yla kızına sevgiyle el sallayarak seyrediyordum. Nilay annesinin eteklerinden tutunmuş, pencere ardında bana bakarak beyaz beyaz gülümsüyordu.
Ramiye Teyzeyle büyükanneme döndüm. “Benim annemle babam yokmu? Büyükanne, beni yoksa sen mi doğurdun?”

Büyükannem, öfkeyle suratını buruşturmaktan yüzü kızıla boyanmıştı.

“Dememiş miydim? Baban çoook uzaklarda,annen de öldü yavrum diyerek, bir süre benzer şeyler söyleyip durdu. Ama artık onu duymuyordum. Köşe başında kaybolan Sütçü Sevda İle kızının ardından baka kalmıştım.

Yıllar yılı Sütçü Sevda’yla kızını düşününce, hangi kavganın arasında olursam olayım duru göller gibi sakinleşiveririm. Soğuk otel odalarında yalnız, geceleri o kokunun içinden yavaş yavaş gelen hiç tanımadığım annemin sureti beliriverir. Tüm kadınların süeti Sütçü Sevda’nın yüzü olurdu birden. O an birden bire çocuklaşıveririm. Ama fazla tutamam o hayali. Her defasında bir kuş tüyü gibi elimden uçuverir.

Onları unutmak mümkün değildi. Orada iki dağ arası evlerde yaşam, Sütçü Sevda’nın ellerine benzerdi.
Şiirle mavi arası bir yaşam… Nerede olursam, kaç yaşımda olursam olayım süt diyen bir kadının sesi duysam, peşi sıra koşasım gelir. Sonra denizler daha da mavileşir, dağlar eğilir, gökyüzü pembeleşiverir.

Onların ardına koşar adım giden çocukluğum, yağmur yüklü bir buluta benzerdi. Bir kelebek kadar narin Nilay kızının etekleri rüzgarda uçuşurken, annemi onun gözlerinde arardım. Her baharda, kışta ve yazda Sütçü Sevda’nın sesini duyumsarım hala…

Süt!!! Taze sütüm var!!! Alan yok mu?

*****

Sütçü Sevda Film Hikayelerim Kitabımdan bir alıntı), 8. Ağus. 2015

Hatice Elveren Peköz

İletişim

İletişim bilgileri:

PK 25. Dörtyol / Hatay
E posta: Hatice_pekoz@hotmail.com haticepekoz@mynet.com

Facebook için tıklayınız
Tweetler: https://twitter.com/tvetter?lang=tr
Hatice Elveren Peköz kimdir?
Yeminli Kitap tıklayınız

Bir Cevap Yazın

Gelincik Tepeleri

Gelincik Tepeleri

Gelincik Tepeleri                                                                              Haziran 3, 2005

Ne kadar yıl oldu bilmem? Eski bir konağın yanı başına ekildiğimde, ovanın rengi bozkıra çalardı.

Orada denizle dağ arasında, ustaların ellerinde şekillenirdi kil. Onalar kili, tencere, tava, çanak olarak kullanırdı. Onlar ki çanağı, aşı, ekmeği topraktan, pancar ve şekeri kamıştan, tuzu deniz suyundan elde ederdi. Akşamüstüleri gökyüzü lacivertte dönüşürken, Zeytin ağacının gümüşi efsunlu yaprakları pırıltılar saçarak o eski sahiplerini beklerdi.

O gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, dağlara yaslanmış Çınarlı Gelincik Tepelerinin eteklerinde, Denizle AYBALA SULTAN köyünü seyrederiz.

Köklerimi toprakla buluşturan kadını unutmam mümkün değil. Yüreği sevgilere aralı kadın, Avşar Oba Beyi Toraman Ağa’nın güzeller güzeli hanımı, Aybala Sultan Sultan’ın

Aybala Sultan Sultan, bir elinde taze bir Zeytin fidesi, öteki elinde (çınar fidesi) ben vardım. İkimizi getirip konağın yan tarafındaki bahçenin kenarına yan yana ekiverdi. Ardımızda Gelincik tepeleri, hemen yanımızda Altın deresi vardı.

Toraman, bir Ağa oğlu ve Oba Beyi… O çok sevdiği Aybala Sultan’sından bir çocuğu olmuyor diye üzülürdü. Bunun üzerine hazinesininin büyük bölümünü alıp geldi. Güneş, Gelincik Tepelerini aşmak üzereydi. Nedenini anlayamadığım bir aceleyle hazineyi tutup köklerim arasına kazdırdığı küçük bir dehlize gizleyiverdi.

Aybala Sultan Sultan’ın bir türlü çocuğu olmuyordu. Yörük ağası kocası Toraman Ağa onun güzelliğine kıyamamış, başlangıçta üzerine evlenmemişti. Bir yandan da o, her şeyden çok “bir oğlum olsun” diyordu.

Aybala Sultan Sultan, bebeği olsun diye dualar ederek toprağa ağaçlar dikerdi. Zeytin, Asma, ceviz, badem, incir üzüm ve defne ağaçları…

Toraman Ağa evlendiğinde, Aybala Sultan Sulta’nn hamile olduğundan habersizdi. Aynalı beşik, kumasının doğuracağı oğlan için yaldızlı altınlarla süslenmişti.

O yıllarda evlerin iç duvarlarına karşı kapı ve pencereler açılırdı. Efsunlu eski evlerin duvar diplerinde dev çınarlar, incir, üzüm ceviz ağaçları olurdu. Evlerin iç kısmında gömme dolaplar, ceviz oymalı çeyiz sandıklar, başköşede olurdu.

Aybala Sultan Sultan’ın oğlan doğuramamış, Gelincik adından bir kızı olmuştu. Bu nedenle aynalı beşik kuma Füruzan’ın doğuracağı oğlana kalmıştı. Ne var ki Füruzan, engelli bir oğlan doğurunca, Toraman Ağa beşiği götürüp Altın deresinin sularına bırakır. O günden sonra ne onun odasına gitti, ne de gelip gölgeme oturmadı bir daha.

Aybala Sultan Sultan’ın kızı, bizim gibi küçücük bir fidandı. Saçları altın sarısı başını süzülürken, rüzgarda nazlıca uçuşurdu.

Her ÇINAR gibi ben de serpe büyürken rüzgara karşı, arkadaşım Zeytin ağacı ile birlikte Aybala Sultan Sultan’la güzeller güzeli kızı Gelinciği seyrederdik.

Aybala Sultan Sultan, bir gün gelip Gelincik’in salıncağını dallarıma asıverdi. O gün sevinçten köklerim toprağa güçlükle tutunmuş, yapraklarım rüzgarda alkış tufanı koparmıştı. Gelincik sallandıkça, rüzgarın elleri Gelincik’in saçları arasında dolaşıyor, onu sevgiyle sarıp sarmalıyordu.

O zamanlar yayla ve ovalara yağmurlar, kar bolca yağardı. Baharlarda kuzular meleşir, otlar boyumuzla yarışırdı. Çocuklar ise ördek ve keklikleri kovalar, ibibiklerle yarışırcasına ceviz, Zeytin ağaçlarının arasında köşe kapmaca oynar, neşeli çığlıklar atarak analarının eteklerinden çekiştirirdi.

Gelincik Tepelerinde mevsim ayrı bir güzellikte yaşanırdı. Yazları dağlardan, ılık meltem yeli eserken, köylüler toprağı belleyip yoğurmaktan bitkin düşerdi. Denizle dağ arasında gide gele sevgiye yol olur, el emeği ile alın terinin verdiği haklı kazancın erinciyle karşılığını fazlasıyla alırdı.

O günlerde Gelinciğin köyünde, akşam sohbetlerinin çoğu aynalı beşik üstüne olmaya başlamıştı. Kimi de Gelincik’in üvey anasını Füruzan’ı konuşurdu. Toraman Ağanın ona haksızlık yaptığını, kimi onu yuva yıkan biri olduğunu söylerdi. Kimi de onun sakat oğlu iyileşsin diye dualar ederdi.

Köyde herkes Aybala Sultan Sultanı çok severdi. Onun sağlıklı bir oğlu olsun diye yılda bir defa, Su Türbesi duvarlarına adaklar adanırdı. Sonraları adanan adaklardan mı, erkek çocuğu olsun diye gece gündüz gözyaşı döken Aybala Sultan Sultan’nın dualarından mı, Su Türbesi hatırına mı bilinmez, Aybala Sultan Sultan’ın duası kabul olmuş, Gelincik’e bir erkek kardeş doğurmuştu.

Oba Beyi Toraman Ağa Aybala Sultan’dan bir oğlu olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. Konakta kurbanlar kesilmiş, yedi gün yedi gece aş pişirilerek bütün köy halkını doyurmuştu.

O zamanlar obaya en yakın okul, yarım günlük yol uzağındaki bir kasabadaydı. Çocuklar eşek-at sırtında yarım gün yol alarak okula gidip ve gelirdi.

Gelinciğin erkek kardeşi okul çağına geldiğinde Toraman Ağa, köye bir okul yaptırmak için kolları sıvamıştı. Sonra hiç vakit kaybetmeden  bir usta bulabilmek için yollara düştü. Ağa at sırtında uzun süren bir yolculuktan sonra, şehirde ünlü bir inşaat ustası olan Kadim ustayı bulup köye getirdi.

Kadim ustanın köye gelmesiyle bir hareketlilik başlamıştı. Toraman Ağa, ustanın gelişiyle ona köyü ve civarını gezdirdi.

Kadim Usta, okul için kolay kolay bir yer beğenmiyordu. Köyü karış karış dolaşarak gelip hemen yanı başımda durdu. Bir yanımda konak, bir tarafımda Gelincik Tepelerinden akan Altın deresi vardı. Usta nihayetinde kararını vermişti. Gidip konağa yakın, Gelincik tepelerinin yamacında, harmanın hemen yakınında akan Altın dersinin kenarını seçti.

“Okul için burası uygundur! Bizler, ancak bu yeşillikler arasında huzur buluruz. Bir de çocuk sesleri ile kuş cıvıltıları arasında dar kapılardan geçip geniş pencerelerden evrene bakar, gökyüzünü bambaşka güzellikte görürüz.”

Kadim usta, sık sık tepeye çıkıp köyü izlerdi. Oradan da köyün öbür ucundaki yan yana duran Cami ile kiliseyi uzaktan seyredip kekik, adaçayı öbeklerinin kokularını içine çekerek bozkırda dolaştı. Köye dönerken, madımak, kantaron otundan bir demet toplardı. Yanıbaşımda biten Katırtırnaklarını, ebegümecini, ölmez otlarının sarısını, karabaşların mor parıltısını uzun uzun bakar yoncalar arasında arıların vızıltısını dinlerdi.

Kadim Usta, okul inşası sırasında ara sıra gelip gölgemde dinlenirdi. İçinden geçenleri sesli düşünür, benle candan bir dost gibi konuşurdu. Böylece onunla bir yaz boyu süren dostluğumuz bir hayli ilerlemişti. O sesli düşünürdü; sessizliğin sesi ortasında onunla, Aybala Sultan Sultan ile kızı Gelincik’in neşeli kahkahalarını dinlerdik.

Köy halkı her yaz başında, yayla çiçeği açımından önce yaylalara göçerdi. Oymak boy beyleri, göç gününü önceden tespit eder, hemen ardından duyuru yapılırdı.

Köylüler, önceden bildirilen yaylağa gitmek üzere günler öncesinden muammalı bir hazırlığa başlardı. O gün gelip çattığında eşyalar el birliğiyle at arabalarına yüklenir, üzerine kilimler atılarak keçi koyun sürülerine küçük çanlar takılırdı.

Her yayla göç senesinde Gelincik biraz daha büyüyordu.

Aybala Sultan Sultan, yayla yolunda yeni elbiselerini giyinir, elinde kirmani ile yün eğirerek kızı Gelincik ile en önde yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında sürüyü çevirir, oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında giderdi. Onlar sürüyü çevirir göç kervanını kontrol etmek için önünde veya yanında giderdi. En ortada oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürüleri olurdu.

Yaylacılar, uzun yolculuktan sonra yaylağa yerleşilirdi. Sonbahar gelip yayla göç çiçeği açım zamanında, benzer merasimle hep birlikte yaylaktan köye inilirdi.

O yaz Toraman Ağanın ikinci karısı Firuze, sakat oğlan doğurduktan sonra bir daha yaylağa gitmemişti.

Yayla dönüşünden sonra İmamla Papaz, köyün bütün çocukları toplayıp, kendi eliyle okula kaydettirildi. Yalnız, Gelincik’in okula gitmesini baba Toraman Ağa kabul etmiyordu. Onun okul çağını geçtiğini iddia ediyordu.

Baba Toraman Sonunda ikna olmuş ve Gelincik’i de okula yazdırmıştı. Genç bir ÇINAR olarak ben içimden sevinç çığlıkları atmıştım. Sonra gözlerimi kapatıp, kendimi onlar gibi düşleyerek aralarına karıştım.

Gelincik Tepelerinde kutlama yapmak için neden çoktu. Kekiklerle yarpuzların arasından dağ lalelerinin boy verdiği mevsimde, kasımpatılarının coşkuyla insanlar sevgiyle kucaklaşır, birbirlerine hediyeler verirdi.

Baharlarda insanlar bir başka mutlu olurdu. Köyün gelinlik kızları, genç delikanlıları gelip gölgemde dinlenerek okulu seyrederdi. Zeytin ağacı gibi ben de çocuklar kadar mutlu, şen olurduk. Her ders zili çaldığında, okul çocukları arasına karışır oyunlar oynardık.

Gelincik, dere kenarında ışkın veren bir fidan gibi çabucak serpilip büyüyordu. Büyürken, onunla yaşıt olan Amos’un oğlu Yuşa ile göz göze gelmişti. O günden sonra anlayamadığı bir nedenle yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı.

Gelincik tepelerinde yaz gelince çocuklar mutluluk içinde meyve ağaçlarına tırmanırdı. Büyükler bal kabaklarından çeşitli tatlılar, reçeller yapar, pekmez ile nar şurubu kaynatırdı. Bir yandan da tahta fıçılarda uzum suyunu mayalayarak sirke, şaraplar şişelenir, zeytin ve defne yağından kukulu sabunlar yapılırdı.

Köylüler zeytin ağaçlarının ela- kara gözlüsüyle umut bağlarken, sergilerdeki yemişler kehribar sarısı, nar ağaçlarının yeşil ve al kırmızısına karışırdı. Ötede Altın deresinin yamacında boylu boyunca uzanan ağaçlar boy verirdi. Selvi söğüt dalları rüzgarda nazlı nazlı süzülürken, çınar ağaçlarıyla kavaklar boy ölçüşürdü.

Aybala Sultan yemiş ağaçların yansıra, türlü sebzelerle elvanı-renkte çiçekler ekerdi. Sebzenin yazlık ve güzlüğünü ayrı ayrı yetiştirirken, komşuları onun sarı sarı açan kabak çiçeklerini, sırıklara sarılı salatalık, fasulye ve biberlerini, al al domateslerini hayranlıkla seyrederle paylaşırdı.

Gelincik, genç kız olmuş ve Görücüleri gelip gitmeye başlamıştı.

O sene kış çok sert ve soğuk geçiyordu. Yağmurlar bardaktan boşalırcasına yağıyor, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Gök yarılırcasına gürlüyor, çaylar, dereler kabına sığmıyordu. Bahara bir ay kalmış, tabiat-ana yeniden uyanıyordu. Güneş billurdan ışıltılarla Gelincik tepelerinin en ucundan dağların eteklerine, denizin üzerine doğuyordu.

 

Mevsimlerden kışın sonu, baharın başlangıcıydı. Yağmur öncesi yazdan kalma bir gündü. Aybala çocukları Gelincikle Timur’u yanına alarak kekik toplamak üzere ormana doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çok geçmeden hava aniden kararıp kapamaya başladı.

Aybala, gökyüzüne bakarak geri dönmek üzere çocukları ile yola koyuldu. Köye varmadan yağmurla beraber gökyüzünü aniden fırtına bulutları kaplamıştı. Her yer kararmış, şimşekler çakıyordu. Bir yandan sağanak yağmur başlamış göz gözü görmüyordu. Onlar ilerledikçe yolunu-yönünü bulamadıklarını düşündü.

Aybala Sultan, fırtınadan kaçarken çocuklarıyla gelip dallarımın altına sığınmaya çalıştı, ama ne olduysa bir anda oldu. Gök gürledi ve ışıkla ses aynı anda patladı! Her şey bir anda olup bitmişti. Kopan dallarım altında Aybala ile iki çocuğu altında birer melek gibi sonsuz bir uykuya dalıp gitti.

O günden sonra köyde kırk gün kırk gece yas ilan edildi. Oba Beyi Toraman Ağa, Aybala Sultan ile çocuklarını (Gelincikle Timur’u) kırılan dallarım altına gömdürdü.

Aybala Sultan ile çocuklarının kaybı gelincik Tepelerinde hüzne dönüştü. Zeytin ağacı, rüzgarın şiddetinden mi acıdan mı bilinmez dallarını yerlere kadar eğmişti.

Onlar giderken, her şeyi ile birlikte umut ve gölgelerini de alıp gitmişlerdi.

Toraman Ağa kırkıncı yaz gününde baltayı kaptığı gibi yanıma geldi. Önce çocukları ile Aybala Sultan Sultan’ın mezarı başına kapanıp haykırarak ağladı! Sonra hışımla gelip baltayı kaldırdı. Gövdeme birkaç darbe indirdikten sonra vazgeçti. Gövdem baştan sona sarsılırken dallarımdaki kuşlar çığlık çığlığa uçuşup kaçtı!

Köydeki insanlar, ağaçlar ve güller hala yastaydı. İnsanlar, bir zaman dana taşıyamadığı acıları getirip, gözyaşlarıyla beraber eteklerime bıraktı. Eteklerimde, üç taze mezar vardı. Toprağı çiğli ve nemli…

Aynı sıralarda Firuzan’ın oğlu Doğuhan yürümeye başladı. Bunun üzerine, Toraman Ağanın yüreğine buruk bir sevinçle yüzü yeniden gülmeye başladı.

Toraman Ağa, yine bir şafak vakti elinde kazma kürekle yeniden yanıma geldi. Köklerim altına gömdüğü hazineyi kazıp çıkardı. Özenle taze mezarların üzerine serdi. Sonra da taze mezarların etrafına gülden duvarlar ördü.

O gün bu gündür, Aybala Sultan ve çocuklarının mezarı geceleri ay ışığında ışıldarken, gündüzleri gül kokar olduğu iddia edilir.

 

Gelincik Tepeleri

Ne kadar yıl oldu bilmem? Eski bir konağın yanı başına ekildiğimde, ovanın rengi bozkıra çalardı.

Orada denizle dağ arasında, ustaların ellerinde şekillenirdi kil. Onalar kili, tencere, tava, çanak olarak kullanırdı. Onlar ki çanağı, aşı, ekmeği topraktan, pancar ve şekeri kamıştan, tuzu deniz suyundan elde ederdi. Akşamüstüleri gökyüzü lacivertte dönüşürken, Zeytin ağacının gümüşi efsunlu yaprakları pırıltılar saçarak o eski sahiplerini beklerdi.

O gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, dağlara yaslanmış Çınarlı Gelincik Tepelerinin eteklerinde, Denizle AYBALA SULTAN köyünü seyrederiz.

Köklerimi toprakla buluşturan kadını unutmam mümkün değil. Yüreği sevgilere aralı kadın, Avşar Oba Beyi Toraman Ağa’nın güzeller güzeli hanımı, Aybala Sultan’ın

Aybala Sultan, bir elinde taze bir Zeytin fidesi, öteki elinde (çınar fidesi) ben vardım. İkimizi getirip konağın yan tarafındaki bahçenin kenarına yan yana ekiverdi. Ardımızda Gelincik tepeleri, hemen yanımızda Altın deresi vardı.

Toraman, bir Ağa oğlu ve Oba Beyi… O çok sevdiği Aybala Sultan’sından bir çocuğu olmuyor diye üzülürdü. Bunun üzerine hazinesinin büyük bölümünü alıp geldi. Güneş, Gelincik Tepelerini aşmak üzereydi. Nedenini anlayamadığım bir aceleyle hazineyi tutup köklerim arasına kazdırdığı küçük bir dehlize gizleyiverdi.

Aybala Sultan’ın bir türlü çocuğu olmuyordu. Yörük ağası kocası Toraman Ağa onun güzelliğine kıyamamış, başlangıçta üzerine evlenmemişti. Bir yandan da o, her şeyden çok “bir oğlum olsun” diyordu.

Aybala Sultan, bebeği olsun diye dualar ederek toprağa ağaçlar dikerdi. Zeytin, Asma, ceviz, badem, incir üzüm ve defne ağaçları…

Toraman Ağa evlendiğinde, Aybala Sultan’ın hamile olduğundan habersizdi. Aynalı beşik, kumasının doğuracağı oğlan için yaldızlı altınlarla süslenmişti.

O yıllarda evlerin iç duvarlarına karşı kapı ve pencereler açılırdı. Efsunlu eski evlerin duvar diplerinde dev çınarlar, incir, üzüm ceviz ağaçları olurdu. Evlerin iç kısmında gömme dolaplar, ceviz oymalı çeyiz sandıklar, başköşede olurdu.

Aybala Sultan  oğlan doğuramamış, Gelincik adından bir kızı olmuştu. Bu nedenle aynalı beşik kuma Füruzan’ın doğuracağı oğlana kalmıştı. Ne var ki Füruzan, engelli bir oğlan doğurunca, Toraman Ağa beşiği götürüp Altın deresinin sularına bırakır. O günden sonra ne onun odasına gitti, ne de gelip gölgeme oturmadı bir daha.

Aybala Sultan’ın kızı, bizim gibi küçücük bir fidandı. Saçları altın sarısı başını süzülürken, rüzgarda nazlıca uçuşurdu.

Her ÇINAR gibi ben de serpe büyürken rüzgara karşı, arkadaşım Zeytin ağacı ile birlikte Aybala Sultan’la güzeller güzeli kızı Gelinciği seyrederdik.

Aybala Sultan, bir gün gelip Gelincik’in salıncağını dallarıma asıverdi. O gün sevinçten köklerim toprağa güçlükle tutunmuş, yapraklarım rüzgarda alkış tufanı koparmıştı. Gelincik sallandıkça, rüzgarın elleri Gelincik’in saçları arasında dolaşıyor, onu sevgiyle sarıp sarmalıyordu.

O zamanlar yayla ve ovalara yağmurlar, kar bolca yağardı. Baharlarda kuzular meleşir, otlar boyumuzla yarışırdı. Çocuklar ise ördek ve keklikleri kovalar, ibibiklerle yarışırcasına ceviz, Zeytin ağaçlarının arasında köşe kapmaca oynar, neşeli çığlıklar atarak analarının eteklerinden çekiştirirdi.

Gelincik Tepelerinde mevsim ayrı bir güzellikte yaşanırdı. Yazları dağlardan, ılık meltem yeli eserken, köylüler toprağı belleyip yoğurmaktan bitkin düşerdi. Denizle dağ arasında gide gele sevgiye yol olur, el emeği ile alın terinin verdiği haklı kazancın erinciyle karşılığını fazlasıyla alırdı.

O günlerde Gelinciğin köyünde, akşam sohbetlerinin çoğu aynalı beşik üstüne olmaya başlamıştı. Kimi de Gelincik’in üvey anasını Füruzan’ı konuşurdu. Toraman Ağanın ona haksızlık yaptığını, kimi onu yuva yıkan biri olduğunu söylerdi. Kimi de onun sakat oğlu iyileşsin diye dualar ederdi.

Köyde herkes Aybala Sultan’ı çok severdi. Onun sağlıklı bir oğlu olsun diye yılda bir defa, Su Türbesi duvarlarına adaklar adanırdı. Sonraları adanan adaklardan mı, erkek çocuğu olsun diye gece gündüz gözyaşı döken Aybala Sultan’nın dualarından mı, Su Türbesi hatırına mı bilinmez, Aybala Sultan’ın duası kabul olmuş, Gelincik’e bir erkek kardeş doğurmuştu.

Oba Beyi Toraman Ağa Aybala Sultan’dan bir oğlu olduğunu öğrendiğinde çok sevinmişti. Konakta kurbanlar kesilmiş, yedi gün yedi gece aş pişirilerek bütün köy halkını doyurmuştu.

O zamanlar obaya en yakın okul, yarım günlük yol uzağındaki bir kasabadaydı. Çocuklar eşek-at sırtında yarım gün yol alarak okula gidip ve gelirdi.

Gelinciğin erkek kardeşi okul çağına geldiğinde Toraman Ağa, köye bir okul yaptırmak için kolları sıvamıştı. Sonra hiç vakit kaybetmeden  bir usta bulabilmek için yollara düştü. Ağa at sırtında uzun süren bir yolculuktan sonra, şehirde ünlü bir inşaat ustası olan Kadim ustayı bulup köye getirdi.

Kadim ustanın köye gelmesiyle bir hareketlilik başlamıştı. Toraman Ağa, ustanın gelişiyle ona köyü ve civarını gezdirdi.

Kadim Usta, okul için kolay kolay bir yer beğenmiyordu. Köyü karış karış dolaşarak gelip hemen yanı başımda durdu. Bir yanımda konak, bir tarafımda Gelincik Tepelerinden akan Altın deresi vardı. Usta nihayetinde kararını vermişti. Gidip konağa yakın, Gelincik tepelerinin yamacında, harmanın hemen yakınında akan Altın dersinin kenarını seçti.

“Okul için burası uygundur! Bizler, ancak bu yeşillikler arasında huzur buluruz. Bir de çocuk sesleri ile kuş cıvıltıları arasında dar kapılardan geçip geniş pencerelerden evrene bakar, gökyüzünü bambaşka güzellikte görürüz.”

Kadim usta, sık sık tepeye çıkıp köyü izlerdi. Oradan da köyün öbür ucundaki yan yana duran Cami ile kiliseyi uzaktan seyredip kekik, adaçayı öbeklerinin kokularını içine çekerek bozkırda dolaştı. Köye dönerken, madımak, kantaron otundan bir demet toplardı. Yanıbaşımda biten Katırtırnaklarını, ebegümecini, ölmez otlarının sarısını, karabaşların mor parıltısını uzun uzun bakar yoncalar arasında arıların vızıltısını dinlerdi.

Kadim Usta, okul inşası sırasında ara sıra gelip gölgemde dinlenirdi. İçinden geçenleri sesli düşünür, benle candan bir dost gibi konuşurdu. Böylece onunla bir yaz boyu süren dostluğumuz bir hayli ilerlemişti. O sesli düşünürdü; sessizliğin sesi ortasında onunla, Aybala Sultanile kızı Gelincik’in neşeli kahkahalarını dinlerdik.

Köy halkı her yaz başında, yayla çiçeği açımından önce yaylalara göçerdi. Oymak boy beyleri, göç gününü önceden tespit eder, hemen ardından duyuru yapılırdı.

Köylüler, önceden bildirilen yaylağa gitmek üzere günler öncesinden muammalı bir hazırlığa başlardı. O gün gelip çattığında eşyalar el birliğiyle at arabalarına yüklenir, üzerine kilimler atılarak keçi koyun sürülerine küçük çanlar takılırdı.

Her yayla göç senesinde Gelincik biraz daha büyüyordu.

Aybala Sultan, yayla yolunda yeni elbiselerini giyinir, elinde kirmani ile yün eğirerek kızı Gelincik ile en önde yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında sürüyü çevirir, oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürülerinin önünde veya yanında yürürdü. Genç erkeklerle kızlar at sırtında giderdi. Onlar sürüyü çevirir göç kervanını kontrol etmek için önünde veya yanında giderdi. En ortada oba boyunun çocukları, kadınları, hayvan sürüleri olurdu.

Yaylacılar, uzun yolculuktan sonra yaylağa yerleşilirdi. Sonbahar gelip yayla göç çiçeği açım zamanında, benzer merasimle hep birlikte yaylaktan köye inilirdi.

O yaz Toraman Ağanın ikinci karısı Firuze, sakat oğlan doğurduktan sonra bir daha yaylağa gitmemişti.

Yayla dönüşünden sonra İmamla Papaz, köyün bütün çocukları toplayıp, kendi eliyle okula kaydettirildi. Yalnız, Gelincik’in okula gitmesini baba Toraman Ağa kabul etmiyordu. Onun okul çağını geçtiğini iddia ediyordu.

Baba Toraman Sonunda ikna olmuş ve Gelincik’i de okula yazdırmıştı. Genç bir ÇINAR olarak ben içimden sevinç çığlıkları atmıştım. Sonra gözlerimi kapatıp, kendimi onlar gibi düşleyerek aralarına karıştım.

Gelincik Tepelerinde kutlama yapmak için neden çoktu. Kekiklerle yarpuzların arasından dağ lalelerinin boy verdiği mevsimde, kasımpatılarının coşkuyla insanlar sevgiyle kucaklaşır, birbirlerine hediyeler verirdi.

Baharlarda insanlar bir başka mutlu olurdu. Köyün gelinlik kızları, genç delikanlıları gelip gölgemde dinlenerek okulu seyrederdi. Zeytin ağacı gibi ben de çocuklar kadar mutlu, şen olurduk. Her ders zili çaldığında, okul çocukları arasına karışır oyunlar oynardık.

Gelincik, dere kenarında ışkın veren bir fidan gibi çabucak serpilip büyüyordu. Büyürken, onunla yaşıt olan Amos’un oğlu Yuşa ile göz göze gelmişti. O günden sonra anlayamadığı bir nedenle yüreği heyecanla çarpmaya başlamıştı.

Gelincik tepelerinde yaz gelince çocuklar mutluluk içinde meyve ağaçlarına tırmanırdı. Büyükler bal kabaklarından çeşitli tatlılar, reçeller yapar, pekmez ile nar şurubu kaynatırdı. Bir yandan da tahta fıçılarda uzum suyunu mayalayarak sirke, şaraplar şişelenir, zeytin ve defne yağından kukulu sabunlar yapılırdı.

Köylüler zeytin ağaçlarının ela- kara gözlüsüyle umut bağlarken, sergilerdeki yemişler kehribar sarısı, nar ağaçlarının yeşil ve al kırmızısına karışırdı. Ötede Altın deresinin yamacında boylu boyunca uzanan ağaçlar boy verirdi. Selvi söğüt dalları rüzgarda nazlı nazlı süzülürken, çınar ağaçlarıyla kavaklar boy ölçüşürdü.

Aybala Sultan yemiş ağaçların yansıra, türlü sebzelerle elvanı-renkte çiçekler ekerdi. Sebzenin yazlık ve güzlüğünü ayrı ayrı yetiştirirken, komşuları onun sarı sarı açan kabak çiçeklerini, sırıklara sarılı salatalık, fasulye ve biberlerini, al al domateslerini hayranlıkla seyrederle paylaşırdı.

Gelincik, genç kız olmuş ve Görücüleri gelip gitmeye başlamıştı. Ama onun gönlü Amos’un oğlu Yuşa’daydı. Yuşa da ona karşı kayıtsız değildi. Onu babasından istemeye cesaret edemiyordu.

O sene kış çok sert ve soğuk geçiyordu. Yağmurlar bardaktan boşalırcasına yağıyor, gökyüzünü kara bulutlar kaplamıştı. Gök yarılırcasına gürlüyor, çaylar, dereler kabına sığmıyordu. Bahara bir ay kalmış, tabiat-ana yeniden uyanıyordu. Güneş billurdan ışıltılarla Gelincik tepelerinin en ucundan dağların eteklerine, denizin üzerine doğuyordu.

 

Mevsimlerden kışın sonu, baharın başlangıcıydı. Yağmur öncesi yazdan kalma bir gündü. Aybala çocukları Gelincikle Timur’u yanına alarak kekik toplamak üzere ormana doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çok geçmeden hava aniden kararıp kapamaya başladı.

Aybala, gökyüzüne bakarak geri dönmek üzere çocukları ile yola koyuldu. Köye varmadan yağmurla beraber gökyüzünü aniden fırtına bulutları kaplamıştı. Her yer kararmış, şimşekler çakıyordu. Bir yandan sağanak yağmur başlamış göz gözü görmüyordu. Onlar ilerledikçe yolunu-yönünü bulamadıklarını düşündü.

Aybala Sultan, fırtınadan kaçarken çocuklarıyla gelip dallarımın altına sığınmaya çalıştı, ama ne olduysa bir anda oldu. Gök gürledi ve ışıkla ses aynı anda patladı! Her şey bir anda olup bitmişti. Kopan dallarım altında Aybala ile iki çocuğu altında birer melek gibi sonsuz bir uykuya dalıp gitti.

O günden sonra köyde kırk gün kırk gece yas ilan edildi. Oba Beyi Toraman Ağa, Aybala Sultan ile çocuklarını (Gelincikle Timur’u) kırılan dallarım altına gömdürdü.

Aybala Sultan ile çocuklarının kaybı gelincik Tepelerinde hüzne dönüştü. Zeytin ağacı, rüzgarın şiddetinden mi acıdan mı bilinmez dallarını yerlere kadar eğmişti.

Onlar giderken, her şeyi ile birlikte umut ve gölgelerini de alıp gitmişlerdi.

Toraman Ağa kırkıncı yaz gününde baltayı kaptığı gibi yanıma geldi. Önce çocukları ile Aybala Sultan’ın mezarı başına kapanıp haykırarak ağladı! Sonra hışımla gelip baltayı kaldırdı. Gövdeme birkaç darbe indirdikten sonra vazgeçti. Gövdem baştan sona sarsılırken dallarımdaki kuşlar çığlık çığlığa uçuşup kaçtı!

Köydeki insanlar, ağaçlar ve güller hala yastaydı. İnsanlar, bir zaman dana taşıyamadığı acıları getirip, gözyaşlarıyla beraber eteklerime bıraktı. Eteklerimde, üç taze mezar vardı. Toprağı çiğli ve nemli…

Aynı sıralarda Firuzan’ın oğlu Doğuhan yürümeye başladı. Bunun üzerine, Toraman Ağanın yüreğine buruk bir sevinçle yüzü yeniden gülmeye başladı.

Toraman Ağa, yine bir şafak vakti elinde kazma kürekle yeniden yanıma geldi. Köklerim altına gömdüğü hazineyi kazıp çıkardı. Özenle taze mezarların üzerine serdi. Sonra da taze mezarların etrafına gülden duvarlar ördü.

O gün bu gündür, Aybala Sultan ve çocuklarının mezarı geceleri ay ışığında ışıldarken, gündüzleri gül kokar olduğu iddia edilir.

Kaç yıl oldu bilmem? Şimdilerde, neşeli çocuk sesleriyle ibibikler, eskisi kadar güzel ötmüyor artık. Defne ağaçları, güller, yarpuzlar, kekikler, karabaş otları beton tarlaları arasında kayboldular. Üç taze mezar, talan edileli çok oldu. Ayabala’nın diktiği ağaçlar bir bir kesildi! Onları paramparça edip götürdüler. Bense beton duvarları arasına hapsedilip kadım.

Olsun. Çocuklardan yana umudum var hala. Son dalımı da kesip yaksalar, her yaylak dönüşü okul bahçesinde cıvıldaşıp oynaşan kuşlarla çocuklara, Aybala Sultan’ın, aynasız beşiklerde büyüyen bebekleri, Gelinciğin hazin öyküsünü anlatırım.

İşte o gün bu gündür Zeytin ağacıyla ben, denizle dağ arasında Gelincik tepelerine yaslanarak Çınarlı Tepelerinin eteklerinde AYBALA SULTAN köyünü seyretmekteyiz. Ama hiçbir şey eskisi değil artık.

Yaşlı Zeytin ağacıyla birlikte Gelincik tepelerinin kaybolan silueti ardında, beton yığınları arasında, kesileceğimiz günü hüzünle bekliyoruz.

 

Hatice Elveren Peköz

©©©©©

Bir Cevap Yazın

Şiir

ŞİİRLER

Audio Player

Audio Player
00:0000:00Use Up/Down Arrow keys to increase or decrease volume.

Cemre

Cemreler yeniden düşer toprağa.
Güneş günün eşitlendiği, tanyerinin en şafağında şimdi…
Yaşamın nabzı doğumla ölüm arası bir yerlerdedir.
Güne güneşe gülümsemenin, toprağa tohum atmanın zamanıdır.
Bilirim ki kapıda bahar, hemen yanıbaşımızda nisan yağmurları.
Çok sürmesin HÜZÜNLERİMİZ.
Hemen ardından yaz, deniz, dağ gül gelir.

Baharla yeni umutlar düşer toprağa.
İçimizde yeniden yeşermelidir tohum.
Erken kalkıp yollara düşmenin zamanıdır.
Yeni, eskileri giyinmişiz ne fark eder.
İki gülümseyiş bir hüzün arasıdır YAŞAM.
Hemen ardından yaz, deniz, dağ gül gelir.

Cemreler yaşama, tohuma durmuştur.
Baştan sona yağmura güle kesmiştir bahar.
Kardelenler de kışa, SAVAŞA karşı başkaldırır gibi açtılar bak.
Menekşeler öbek öbek..
Şu savaşan, kin nefret kusan insanlar da olmasa,
Dört mevsimi birden giyinirdi DÜNYA…
Şölenler, düğünler, bayramlar kurulurdu sevinç alaylarında.
Hemen ardından yaz, deniz, dağ gül gelir.

Hatice Elveren Peköz

@ ( (16)


Yağmur

Nisan yağmurları yağmıyor şimdi.
Susamış topraklar suya kanmadan bulutları alıp gitti.
Tüketiciliğimiz, tükenmişilği içinde yitiriyoruz yağmuru.
Suyu, havayı, ağacı…
Nisan ıslatmıyor umutlarımızı.
Kalabalıklarımız arasında eriyip gidiyor zaman.
Yağmurlar ağacı kesen ellerimize küskün.
Tüketiciliğimizin tükenmişiiği arasında hayat yüklü bulutlar gitti.
Toprak susuzluktan çatlasa da yağmıyor
Nisan yağmurlarıyla düşlerimiz yitti…

Dün gibiydi herşey
Ayşa Teyzeye gittim
Zaman çukuruna düşmüş ve yıllar sonra dönmüş gibiydim
Evler yollar, balkonlardan sarkan sardunyalar, ardıç kuşları aynı
Etrafımızda tanıdık tanımadık yabancı similar
Komşular biraz veya çoktu.
Hanım elleri kokarken toprak biraz düş bir tutam masal olmuştuk.
Oysa bu yollardan geçmişiliğimiz, onlarla aşka düşmüşlüğümüz vardı.
Durup bir mola verkek istediğimiz gün
Akasya ağacının altından akıp geçmişti zaman
Hayriye abla gideli buralardan
Nehir sokağından sevililer geçmiyor artık
Akasya ağacı atlas yorganı gibiydi oysa
Her yaprağı şuha kalkan kız gibiydi.
Onu kestikleri gün yüzlü çocuklar ışığı göremediler.
Ayşe teyze ile Hayriye ablayı kimseler görmedi bir daha

.
Hatice Elveren Peköz

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: